Diyarbakırın Gazetesi
11 Aralık 2017
KARACADAĞ, KANUNİ VE HAMRAVAT SUYU!.. mevlutmergen@hotmail.com - Mevlüt MERGEN

Tarihçiler der ki; Yavuz Sultan Selim’in 22 Eylül 1520’de vefatı üzerine yerine Kanuni Sultan Süleyman padişah olmuştur, yine tarihçiler der ki; Diyarbakır beylerbeyi olan Bıyıklı Mehmet Paşa’nın 24 Aralık 1521’de vefatı üzerine yerine Karaman beylerbeyi Hüsrev Paşa atanmıştır.

 

Diyarbakır;  İran sınırına yakın olması dolayısıyla Osmanlı döneminde ayrı bir önem kazanmıştır. İran’a karşı oluşturulan ordunun üssü ve kışlak yeri olan Diyarbakır’a ilk gelen Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’dır ve bu şehre dört defa gelmiştir.

 

Kanuni Sultan Süleyman ilk defa Tebriz’den 25 Ağustos 1535’te hareket ederek Hoy, Erciş, Ahlat üzerinden 20 Ekim 1535’te gelmiştir, bu gelişinde Kanuni 22 gün kalmıştır, kendi buyruğu ile genişletilen İç kalede incelemelerde bulunmuş, 5 Kasım 1535’te Diyarbakır’dan ayrılmıştır.

 

İkinci defa gelişi ise 25 Ağustos 1548 tarihidir, bu gelişinde Diyarbakır’da bir buçuk ay kalmış Ramazan bayramı namazını da burada kılmış, ayrıca ramazan şenliklerine de katılmış, buradan Halep’e gitmiştir.

 

Kış mevsimini Halep’te geçiren Kanuni Diyarbakır’a gelmek üzere 6 Haziren 1549’da Halep’ten ayrılır. Gelirken yolda hastalanır ve hasta olduğu halde Diyarbakır’a gelir, kendisi çam ve meşe ağaçları ile kaplı bol oksijenli Karacadağ yaylasına götürülür, burada kaldığı sürece bu yaylanın sütünden, yoğurdundan, peynirinden ve gayet lezzetli etlerinden yiyerek temiz hava, bol oksijenli ve şifalı “hamravat” suyu ile şifa bulur.

 

Rivayet edilir ki Kanuni şifa bulduktan sonra:

“Alem içre bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

 

Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır

Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi

 

mısralarıyla başlayan beytini Karacdağ’da yazmıştır, burada sağlığına kavuşan Kanuni 4 Kasım 1549’da Diyarbakır’dan ayrılmıştır.

 

Kanuni Diyrbakır’a dördüncü defa olarak 12 mayıs 1554 tarihinde gelmiştir, bu gelişinde Diyarbakır’da sekiz gün kalmıştır.

 

Bütün bu bilgilere merhum Vedat Güldoğan’ın “Diyarbakır tarihi” adlı eserinde ulaştık, Kanuni’nin Diyarbakır’a kilometrelerce uzaklıktaki Karacadağ’dan 1535 tarihinde getirttiği ve son yıllara kadar evlerimizdeki musluklardan akan “hamravat” suyu hakkında görelim bakalım Evliya Çelebi ne diyor:

 

“Hepsi adeta akan pınardır. Hepsi içinde övülmüş olan ölümsüzlük suyu çeşmeleri, Hamravat pınarından gelen, can besleyen çeşmelerdir. Çünkü bu Hamravat suyu, Anadolu, Arap ve Acem’de Ma’arretü’n-numan suyu gibi ünlüdür.

 

Övücülerin anlatmasıyla Hamravt pınarının övgüsü dünyaya yayılmıştır. İlk çıktığı yer Diyarbekir’in batısında Karadağ (Karaçadağ) yaylasında olup yeraltındaki kanallardan iki gün süren yolculuktan sonra Amid kalesine ulaşır.

 

Önce Cami-i Kebir’e, ondan sonra diğer camilere, han, imaret ve hamamlara dağılır. Eski hekimler bu Hamravat suyu içine pamuk bırakıp sonra pamuğu kurutup tartmışlar ve Maarra şehri suyu pamuğundan hafif olmuştur. İstanbul’da eski Saray kapısı önündeki Yekta çeşmesi suyunda ıslanıp kuruyan pamuk ile

Diyarbekir’in hamravat suyunda ıslanan pamuk birlikte tartılmış ve yine hafif gelen Hamravat suyununki olmuştur, eğer pamuk ağır olursa suyun acılığına ve yararsız olmasına delalet eder.

 

Bu Hamravat suyu yumuşak, hoş bir sudur. Safra, sevda ve balgamı ve içte olan bütün karışımları mahveder. Hatta bu Hamravat suyunun özelliklerini Osmanoğullarından Sultan İbrahim han duyup ‘Elbette bana Diyarbekir’den Hamravat suyu gelsin!’ diye fermanla dergah-ı alinin kapıcı başı tayin olmuş, Efendimiz melek Ahmat Paşa Kara-Amid Valisiyken, adı geçen ağa fermanla geldiğinde paşa ‘işittim ve itaat ettim’ deyip onar vakiye saf gümüşten gügümler yaptı.

 

ltı gügüm kurşundan, altı gügüm çinkodan ve altı adet senek denilen çam ağacından çömleğe Hamravat suyunu doldurup mahkeme huzurunda bütün masrafını çekip Hamravat suyunu hızlı bir şekilde gügümleri mühürledi. Gelen kapıcı başıya on kese ihsan edip  on altı kese de gügümlerin masrafını çekip Hamravat suyunu hızlı bir şekilde İbrahim han’a gönderdi.”

 

Otuz- yıl öncesine kadar Hamravat suyu Diyarbakır’da evlerdeki musluklardan akardı, daha sonra bu su yetmeyince ayrı bir su kaynağından evlere su verilince “Hamravat suyuna eski su- diğerine de yeni su” dendi,

 

Her zaman anarım, Kocaeli’de görmüştüm, bir çeşmenin üzerinde “çene suyu” yazısını, o gün ve daha sonraki zamanlarda hep şunu arzuladım; n’olurdu Sur içinde bir çeşmenin üzerine “Hamravat suyu” diye yazılsaydı da bu su içilebilseydi veya “pet şişelerin üzerinde görebilse idik “Hamravat suyu” yazısını.

Karacadağ’ı biz  debir şiirimizde şöyle  anlatmışız:

 

KARACADAĞ

Karadır taşları, kara toprağı,

Kapkara gözlüdür kızı dağımın,

Bilinsin burası sultan otağı,

Her anı serindir yazı dağımın.

 

Lalesi, sümbülü, gülü, reyhanı,

Pirinci, peyniri, yağı ayranı,

Avcının elinden bizar ceylanı,

Aşıka yoldaştır sazı dağımın.

 

 

Çadırlar kurulur töre gereği,

Yoksulu gözetir, ağası, beği,

Urbadır yarime yünü, ipeği,

Dertliye ağlar gözü dağımın.

 

Hamravat bal mıdır, yoksa su mudur?

Özlemi yüreğin tutkusu mudur?

Sessizlik dağımın uykusu mudur?

Uysaldır yol verir, düzü dağımın.

 

Tepesi karlıdır kış günlerinde,

Türküsü okunur düğünlerinde,

“Bindallı” hoş durur gelinlerinde,

Kenger zamanıdır yazı dağımın.

 

Çökünce karanlık eteklerine,

Dökülür yıldızlar tepelerine,

Sarılır çocuklar annelerine,

“Bir tatlı huzurdur” özü dağımın.

 

Siverek yakındır Diyarbekir’e,

Uzansan varırsın sanki göklere,

Aşiret, göçebe, bütün “kök”lere,

Kültürle gülüyor yüzü dağımın.

 

Bir zaman hem yanar, hem de yakarmış,

Alevler göklere doğru çıkarmış,

Taşları eritir öyle akarmış,

İçten içe yanar közü dağımın!..

MEVLÜT MERGEN

Diyarbekir 03.04.1999

Selam ve dua ile


Mevlüt MERGEN Diğer yazıları :

ANKET

Henüz Anket eklenmedi!
Sonuc