Diyarbakırın Gazetesi
18 Kasım 2017
HİÇ YAZMAMAK ÇOK YANLIŞ!.. mevlutmergen@hotmail.com - Mevlüt MERGEN

Araya, kurban bayramı vesilesiyle on günlük uzun tatil günleri girse de, okurlarımızla buluşamayışımız bir ayı geçti, sağ olsunlar hayli telefon geldi sevdiklerimizden, son “söyleşiyorum” larımızdan birinde hayli dil dökmüştük, 12 yılı aşkın bir zaman içinde her türlü zorluğa rağmen günlük yazılarımızı neden aksatmadığımızı, bu sebeple yorulduğumuzu da izah etmiştik.

Bu 12 yılı aşkın süre zarfında hiç “konu” sıkıntısı çekmedik, çünkü bir “kültür erozyunu” yaşanan bu şehirde kendimizi Diyarbekir’li olmamız hasebiyle sorumlu tutarak adeta tek başımıza o erozyunu durdurmaya, o kültürü korumaya çalıştık, tarihin derinliklerine gömülmesin istedik bu şehrin gelenekleri, görenekleri, bunu yaparken de bazen kendi hatıralarımızı “nostalji” formatında kaynak yaptık sözlerimize, bazen kütüphanemizdeki bazı kaynak kitaplardan yardım istedik.  

Bu geldiğimiz noktada, sözünü ettiğimiz kültür erozyonunun sanki durduğunu, ya da durdurulduğunu, ancak toprak altında kalan kısmının o topraklar eşelenerek tekrar gün yüzüne çıkarılması gerektiğine inandığımız için: “hiç yazmamak çok yanlış” dedik, bu yanlışa düşmemek için zaman zaman siz sevgili okurlarımın karşısına yine “nostalji” formatında olmak üzere “gözlüyorum” diyerek çıkacağım.

15 Temmuz gecesi Türkiye bir “darbe” kalkışmasıyla sarsıldı, ancak bölgemiz, özellikle Diyarbekir yakasın yapışan“terör” belasından bir türlü kurtulamadı, 2015 yılı ise terörün en ağır darbesini indirdiği yıl oldu, sur içinde ve şehrin diğer bazı semtlerinde ağır tahribatlar meydana geldi, ondan önce var olan “kültür” yıkımı “fiziki” yıkıma da dönüştü, sur içinde yüzlerce terörist “etkisiz”leştirilirken, onlarca polisimizin, askerimizin bu olaylarda şehit düştüğünü gördük getirilirken.

Bizim bir zamanlar “yitik” şehir” dediğimiz sur içi yani Diyarbekir “harabe şehir” oldu, yakılarak büyük ihanete uğrayan tarihi “Kurşunlu Cami” bütün ülkede derin üzüntüye sebep olurken bizim de yüreğimiz yandı, hem Diyarbekir hem de onu seven bizler yürekten “yara” almıştık, bu yaranın sarılması gerekiyordu ki “devlet” elini uzattı ve bir “neşter” vurdu, “terör” etkisiz hale getirildi, ağır hasarlı binalar tespit edildi ve “onarım” sürece böylece başlamış oldu.

Şimdi Diyarbekir yani “sur içi” onarım sürecindedir, “içkale” ve “şehitler camii” çevresi bu sürecin çok güzel bir şekilde sonuçlanacağı intibaını uyandırırken sözünü ettiğimiz “erozyonun” yaptığı tahribat nasıl onarılacak, bunun merak içinde olduğumuz için bundan sonraki yazılarımızda bu şehrin  bir yaşanmış olan kültüründen söz edeceğiz ki bu kültürün tamamı olmasa da bir kısmı yeniden hayata geçirilmiş olsun.

Bazıları “bu senin üstüne vazife değil” diyebilirler, varsın öyle desinler, biz kendimizi yakın tarihin “canlı tanığı” olarak bildiğimiz için sadece “görgü şahitliği” yapacağız, şahitlikten ise kaçınılmaz, bir de şu var; biz haddimizi biliriz, hiç kimseye vazifesini yapması için “emir” veremeyiz, sadece “hatırlatırız, nitekim geçmiş zamanlarda da hep hatırlattık.

Hatırlatırken okurlarımızın manevi desteğini bekleriz, şu anda büyükşehir belediyemizin başında bulunan Sayın Cumali Atilla ve Sayın Valimiz Hasan Basri Güzeloğlu’na

Bu şehre olan hassasiyetlerini de göz önünde tutacağımızı belirtiriz.

“Yitik şehri” biz bir şiirimizde şöyle aramıştık:

     

SENDE ARIYORUM DİYARBEKİR’İ

 

Bağrında bedenim can bulan toprak,

Sende arıyorum Diyarbekir’i.

Yıkılmış mutfakta tütmeyen ocak,

Sende arıyorum Diyarbekur’i.

 

Sevgindir kalplerde ”taşınmaz” olan,

Kültürün, tarihin sanki kaybolan,

Bir il’ki içine yüz binler dolan,

Sende arıyorum Diyarbekir’i.

 

Yıkıma inatla direnen surlar,

Savaşlar, zaferler, büyük onurlar,

Selçuklu, Osmanlı, hatta Asur’lar,

Sende arıyorum Diyarbekir’i.

 

Halvet baba, Sultan Şüca türbesi,

Şeyh Yusuf, Kamşlı, Sa’saa’nın sesi

Urfa kapında “Gülşen türbesi”,

Sende arıyorum Diyarbekir’i,

 

Çifte han, Uğur han ve Hasan paşa,

Safa camisiyle, hem Nasuh paşa,

Sinan’ın eseridir şu Behram paşa,

Sende arıyorum Diyarbekir’i.

 

Süleyman Nazif7im, şair Tarancı’m,

Amid’in derdiyle dinmeyen acım,

Anzele’de kilim yıkayan bacım,

Sende arıyorum Dyarbekir’i.

 

Şehrimdir diyerek övünen kesim,

Şanını anarken titreyen sesim,

Dününü bugün taşıyan resim,

Sende arıyorum Diyarbekir’i.

 

Meraklı turistin haritasında,

Kurnası kurumuş hamam tasında,

Dünyanın bir kutlu coğrafyasında,

Sende arıyorum Diyarbekir’i.

 

Gavuru gurbette gavur meydanı,

Turistin meskeni deliller han’ı,

Lebeni aşının bakır kazanı,

Sende arıyorum Diyarbekir’i.

 

Kendi el emeğim, kilerde küpüm,

Bulursan onu ben kulpundan öpüm,

Ben gibi ağlayan on gözlü köprüm,

Sende arıyorum Dyarbekir’i.

 

Sinek pazarında dokunan ipek,

Kır düğme dikilip giyilen yelek,

Paytonlar geçidi meşhur han çepek,

Sende arıyorum Diyarbekir’i.

 

Kekum, dayzam, bibim, bacım, kardaşım,

Çirik fırınında sönmez ataşım,

Beden’de inlayan sert bazalt taşım,

Sende arıyorum Diyarbekir’i.

 

Dicle’den Fırat’a, Seyhan, Meriç’e,

Bulunum zanniyle gezdiğim küçe,

Yanakta gamzeyi gizleyen peçe,

Sende arıyorum Diyarbekir’i.

 

Ben gibi çok vardır seni arayan,

Yüreği dert küpü, gözü çağlayan,

Amid sevgisine ümid bağlayan,

Sendi arıyorum Diyarbekir’i.

 

Var diye görünen şu eski şehir,

Mührüdür Amid’in Cami-i Kebir,

Sahabe diyarı başka ne denir?

Sende arıyorum Diyarbekir’i.

 

Türbeler, Camiler, hamamlar, hanlar,

İçinde bir tarih geçmiş zamanlar,

Ashab camisinde şehid Sultanlar,

Sizde arıyorum Diyarbekir’i!..

Diyarbekir

 

 

                                   


Mevlüt MERGEN Diğer yazıları :

ANKET

Henüz Anket eklenmedi!
Sonuc